Kriz İletişimi, Krizden Nasıl Çıkar?

Cannes Lions 2016’da PR jürisinin ‘Inside the Juri Room’ oturumunda jürilerden biri ilginç bir gözlemini paylaşmıştı: PR altında 40’a yakın kategori varken “Kriz Yönetimi”, en az başvuru alan alt başlıklardan biri olmuştu.

Kriz iletişimi PR’ın ana damarlarından, hatta sektörün ortaya çıkış nedenlerinden biriyken buna benim kadar sizlerin de şaşırdığını tahmin ediyorum. Markaların daha etik ve şeffaf hale geldiğini ve yönetilecek daha az krizle karşı karşıya kalındığını düşünecek kadar saf olmadığımıza göre, PR’ın en büyük iş kaleminin başrolü kaptırmasının altında yatan sebepleri kendi içimizde aramalıyız.

Kuşkusuz ki bu arayış bizi, içinde yaşadığımız dijital çağın yeni dinamiklerine götürüyor. 2013’te yapılan bir araştırma*, krizlerin yüzde 69’unun 24 saatte küresel hale geldiğini ve ortalama 11 ülkeye ulaştığını ortaya koyuyor. Bir kıvılcımın dev bir yangına dönüştüğü bu ortamda markalar da yoğurdu üfleyerek yemeyi tercih ediyor ve kriz yönetiminin mümkün olduğunca gizli kalmasını istiyorlar. Hâlbuki beklentiler artık çok farklı. Dijital çağda insanlar artık markaların insani tepkiler vermelerini ve tıpkı ailelerinde ve yakın arkadaşlarında olduğu gibi hata yaptıklarında bunu geç kalmadan, açıkça ve samimiyetle kabullenmelerini ve telafi etmelerini bekliyorlar.

Bunu başarabilen ve kriz konusunda şeffaf davranabilen örnekler henüz çok az ve bunun sorumluluğunu sadece PR sektörüne yüklemek de doğru değil. Gizlilik sözleşmeleriyle eli kolu bağlanan sektör, başarılı işlere imza atsa dahi çoğu zaman bunları paylaşamıyor ve bu nedenle de kriz iletişimi alanında sağlıklı bir diyalog kurulamıyor. Sektör olarak yeni yılda en güçlü ve büyük iş kalemimizin daha şeffaf hale getirilmesinin ve bir paylaşım ortamı yaratılmasının yollarına kafa yormamız gerektiğini düşünüyorum.

*Freshfields Bruckhaus Deringer, “Containing a Crisis: Dealing with Corporate Disasters in the Digital Age”.

Naz Uyulur

Genç İDA

 

Bu yazı ilk olarak JR. by Campaign Şubat 2018 sayısında yayımlanmıştır.