>

Yerel Seçimler Arifesinde Siyasetin Dijital İletişim Performansı

AliCemIlhan30 Mart Yerel seçimlerine 1 ay zaman kaldı. Ak Parti yerel seçim kampanyasını resmen 17 Şubat’ta Başbakan’ın Sivas’ta düzenlediği bir miting ile başlattı. CHP ise seçim kampanyası tanıtım toplantısını 22 Ocak’ta gerçekleştirdi ama genel olarak tüm partiler ortalığa yayılan dinlemeler, kasetler nedeni ile gerçek anlamda yerel seçimlere odaklanabilmiş durumda değil. 30 Mart Yerel Seçimleri büyük ölçüde bir ulusal seçim özelliği kazanmış durumda. Yine de yerel seçim perspektifinde siyasetin dijital iletişim performansına bakmakta yarar var.

Ama ondan önce kısaca bu çerçevede, bu işin yani dijital odaklı siyasal iletişimin hakkı ile ele alan bir örneğe doğru bir kıyas elde etmek için göz atmak gerektiğini düşünüyorum.

Dünyada dijital iletişim ve siyaset denince, hiç kuşkusuz birinci sırada şu an için en mükemmele yakın örnek Obama’nın 2012 seçim kampanyasıdır.

Obama’nın rakibi Rodney’e göre büyük oranda dijital iletişim üzerinden yürüyen siyasi kampanyasının en temel özellikleri şunlar oldu:

  • Bugüne kadar yeniden aday olan tüm başkanların tersine Obama, adaylığını  barackobama.com  sitesinde bir video sayfasına linkli Twitter’dan “herkes burada mı?” şeklinde bir mesaj ile açıkladı. 19 milyon ABD vatandaşı bu soruya “buradayım” diye cevap verdi.
  • Söz konusu videoda da Obama konuşmuyordu aslında; onun yerine Amerika’nın dört bir yanında sıradan insanlar onun hakkında düşüncelerini paylaşıyorlardı ve video “her şey bizimle başlıyor” mesajı ile bitiyordu.
  • Obama kampanya karargâhını ise ülke çapında destekçilerine daha yakın olmak amacı ile alışılmışın aksine Washington D.C yerine Chicago kentinde kurdu.
  • Yine geleneksel olarak başkan adayları kampanyalarının ilk aşamasında tüm Amerika’yı baştan sonra dolaşan bir otobüs seferi düzenlerdi. Obama bunu da yapmadı. Onun yerine, ülke çapında 500.000 kampanya destekçisine canlı bir telekonferans ile seslenmeyi tercih etti.
  • Ve en önemlisi Obama’nın seçim kampanyasının ana gövdesini salt algı yönetimine odaklı olmayan, katılımcı yeni tip bir siyasal diyalog başlatan dijital iletişim stratejisi oluşturdu.
  • Burada hedeflenen öncelikle maksimum sayıda tanıtım amaçlı tweet veya facebook paylaşımından ziyade, güçlü ancak bireylerin kolaylıkla yaygınlaştırabilecekleri içeriklerin sunulması idi.

Bunun için ise kampanya yöneticileri üç temel stratejik adım attılar: Birincisi sosyal medyanın bireylere gerek şahsen gerekse kolektif olarak kazandırdığı fikir sahibi olma ve onaylama gücünü doğru yönde okuyup bunu teşvik ettiler. Mesaj bireysel olarak alınınca katılım ve etkileşim, katılım olunca da sahiplenme ve paylaşım oluyordu.

İkincisi sosyal medyanın aracısız yakınlık hali insanlar arasında anlık taklit kanallarının oluşmasına yol açabiliyor, bir olgu ve olayı anında yeniden çerçevelenebiliyordu.  Caps’ler, komik resimler ve kısa videolar ışık hızı ile yayılıyordu.

Üçüncüsü ise kampanya ekibi “büyük data”nın gücünün farkındaydılar. Bunun için online bireysel data toplamak için başta facebook ve onun üzerinden erişilen kampanya web sitesi ile kendilerine akan “büyük data”yı tek bir veri tabanı üzerinde yetkin bir biçimde değerlendirmeyi bildiler. Bu sayede kampanya ekibi farklı hedef gruplarına davranış modellemelerine uygun ilişki ve içerik stratejileri geliştirdiler.

Bu çerçevede Obama’nın seçim kampanyası, alışılageldik geleneksel seçim kampanyalarından farklı olarak, geri planda çalışan onlarca yazılım mühendisi, istatistikçi, modelleme uzmanı, matematikçi, data mining uzmanı, blogger, online reklamcı ile, seçmenlerin bilfiil rol aldığı bir ilişki yönetim (çift yönlü iletişim) çalışması olarak yürütüldü.

Ve bu kampanya özünde bir yönü ile bir algı yönetimi planlaması olmakla birlikte, asıl olarak Obama ile seçmenleri arasında ortak akıl yaratmaya yönelik çift yönlü bir stratejik iletişim kampanyası olarak planlanmıştı.

Türkiye’de siyaset ve dijital iletişim

Türkiye’de dijital iletişimin ve onun kalbi olarak sosyal medyanın toplumsal ve siyasal gelişmelerde artan etkisi 2011 yılından itibaren belirleyici bir eğilim olarak ortaya çıktı. Dönüm noktası tartışmasız biçimde Gezi Olayları idi.

Siyasetçiler ve siyaset ile aktif olarak ilgilenen kişiler dijital iletişim, sosyal medyayı ve onun gücünü gerçek anlamda Gezi Olayları sürecinde keşfettiler.

Bu toplumsal patlama ile hareketlenen kentli orta sınıfların, geleneksel medyanın çekimser ve/veya tarafgir suskunluğu karşısında, siyasal tavır alış ve bilgi ihtiyaçlarını karşılamak üzere sosyal medyaya yönelişi toplumun bütün dinamik güçlerini de beraberinde buraya taşıdı.

İlk raunda Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a “Twitter denilen bir bela var” dedirten Geziciler vardı ağırlıklı; ardından muhafazakâr çevrelerin güçlü girişi geldi ve en son da kendi iç ayrışmaları ile başlayan son süreç…

Durum böyle olunca da, sosyal medya cephesinde hayli kuralsız bir dijital siyasal aktivizm ortaya çıktı.

Soldan sağa, her tür siyasal toplumsal kimlikten insanları etkisi altına alan bu dijital siyasal aktivizmin 3 temel özelliği bulunuyor:

  1. Bolca sahte hesaplar üzerinden yürüyen ve kendini olduğundan büyük ve güçlü göstermeye dayanan totaliter bir eylem planı;
  2. Kendi saflarını güçlendirmeye dayanan sert, farklı düşünceleri dışlayan bir retorik;
  3. Amaç için her türlü araç mubahtır anlayışı doğrultusunda yeri geldiğinde her türlü yalan ve çarpıtmaya başvurmaktan çekinmeme.

Bu anlamda, Gezi’den başlayarak, daha sonra dershane, 17 Aralık ve 25 Aralık soruşturmaları ile gittikçe yükselen siyasi tansiyonunun yansıması olarak, sosyal medya başta olmak üzere tüm dijital iletişim platformunda iletişimin temeli, algı yönetimini kat be kat aşan bir manipülasyon gayreti olarak şekillenmiş bulunuyor.

Hâlihazırda, seçimlere bir ay kala sosyal medyada siyasal iletişim ulusal ölçekte bir algı yönetimi savaşı olarak yürüyor. Bu savaşın, bir ayağında neredeyse gün aşırı karşılıklı olarak tarafların yayınladıkları dijital dinleme kayıtları ve dinlenme listeleri yer alıyor; diğer ayağında ise “yolsuzluk”; “başçalan”; “paralel devlet” “casusluk”; “Türkiye’ye kumpas” algı kodları kullanılıyor. Birinci ayak dijitalden diğer iletişim kanallarına; ikinci ayak ise konvansiyonel mecralardan dijital platforma taşınıyor ve sonuçta tüm mecralar algı yönetimi savaşında (veya manipülasyonda ) eşitleniyor.

Böylesine bir iletişim tablosunu bir noktada, önde gelen araştırma şirketlerinden KONDA’nın Genel Müdürü Bekir Ağırdır’ın Türkiye’nin seçmen haritasını özetleyen şu sözleri açıklıyor:  “Türkiye’nin yüzde 25’inin bir uçta, yüzde 35’inin ise diğer uçta olmak üzere yüzde 60’ı kutuplaşma pençesine düşmüş durumda.”

Bir tarafta kemikleşmiş yüzde 25 Anti-AKP seçmen, diğer yanda yüzde 35 AKP’li seçmen. Ortada kalan kutuplaşmamış yüzde 40 oranında seçmen ise bu iletişim tablosu içinde iki ateş arasında kalmış durumda.

Gün geçtikçe sertleşen siyasal mücadelenin taraflarından hiç biri bu noktada, yazımın girişinde özetlemeye çalıştığım, Obama ve ekibini başarıya götüren dijital iletişim yaklaşımını tercih etmiyor görünüyor.

Ne muhalefet partilerinde, ne de iktidar partisinde, ortada duran yüzde 40’lık seçmen kitlesine dijital iletişim platformun sunduğu katılımcı diyalog fırsatlarını kullanarak ulaşmak, onların değer setleri üzerinden onlarla ilişkiye geçmek yönünde bir çaba gözlenmiyor.

Onun yerine kutuplaşma dışı bu yüzde 40’u olabildiğince etki altına almak için tüm taraflar, Türkiye’de “reel” siyasetin bildik sesi en yüksek çıkan haklıdır prensibinden yola çıkarak dijital iletişim platformu araçsallaştırmayı tercih ediyorlar.

Bu yönü ile siyasal aktörlerin dijital iletişim platformuna yaklaşım genel geçer tanıtım yaklaşımından çok da uzak değil; bireylerin, özellikle de mevcut kutuplaşmada doğrudan pozisyon almayan kitlelerin ikna edilmesinde izlenen yol tıpkı her köşe başında asılan parti bayrakları, her billboarda asılan posterler veya insanları evlerinde, işyerlerinde taciz eden yüksek volümlü parti araçlarından beklenen iletişim getirisi ile eşdeğerde.

Sonuçta Türkiye gibi farklı sosyal kültürel fay hatları boyunca, Beyaz Türk, laik, dindar, Türk, Kürt, Alevi, aşiret üyesi veya hemşeri benzeri onlarca tanım üzerinden bir cemaatler manzumesi olan bir toplum ana motivasyonu güç gösterisine bağlı algı mühendisliği üzerinden seçim sathı mahalline taşınıyor. Dijital iletişim platformu, özellikle de sosyal medya mevcut algı mühendisliği yaklaşımının önüne çıkmış sadece yeni bir fırsat penceresi olarak konumlanıyor.

Dibine kadar konvansiyonel yani bildik tanıtım mantığı ile bir yanda gri alanda hiç de ahlaki olmayan yöntemlerle algı yönetimi = güdümleme gerçeği üzerinden yürüyen akıllı “abiler” ve “ablalar”; diğer yanda tetikçilik görevi verilmiş cüzi ücretler ile işe alınmış genç sosyal medyacılar… Düzenlenen kampanyalarla ortada kalan % 40 seçmenden adam devşirilmeye çalışılıyor; eldekiler ise her RT ve mansiyon ile kaçışı olmayan bir aidiyete kilitlenmeye çalışılıyor.

Bu hengamede, özellikle yerel seçim ortamında, dijital iletişim üzerinden çok daha özgün bir fikir alışverişinin/tartışmasının aktörleri olabilecek yerel siyasi figürler de büyük ölçüde silikleşiyorlar. Bunun için İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı için yarışan Topbaş ve Sarıgül’ün Twitter hesaplarına bakmak yeterli: Sarıgül cephesinde nispeten bir diyalog çabası görmek mümkün ama doğrusu Topbaş’ın hesabı tam bir “resmi” hesap. En önemlisi de hiç biri kendisini takip eden seçmenlere sen ne düşünüyorsun diye sormuyor. O yüzden Topbaş’ın takip ettiği kişi sayısı 2, Sarıgül’ün 7. Hâlbuki belirtmemde yarar var Obama’nın takip ettiği kişi sayısı 653.000!

Son söz olarak, yerel seçim düzeyinde, eksikliklerine rağmen belki siyaseten mevcut kutuplaşmanın kıyısında olmasından ama sanırım daha çok kendi toplumu ile değerler üzerinden örtüşen bir politikacı olduğu için dijital iletişimi en başarılı biçimde kullanan kişinin Ş. Urfa BDP adayı Osman Baydemir olduğunu belirtmeliyim. Baydemir’in kendi Youtube hesabından paylaştığı “Sıcacık Ekmekleriniz Baydemir’den” videosu bile tek başına bir iletişim dersi! İzlemenizi öneririm : Samimiyet, içtenlik, mesaj hepsi bir arada.

A. Cem İlhan

Video linki:Sıcacık Ekmekleriniz Baydemir’den

Bu yazı http://www.reportturk.com/ un Şubat- Mart 2014 sayısında yayınlanmıştır.